20 Aralık 2018 Perşembe

Belediye seçimleri yaklaşırken

Yaşarken bir şeyleri yorumlamam daha kolay oluyor nedense. İki büyük partinin İstanbul Büyükşehir Başkanı adaylarının özgeçmişlerine bakıp, acaba hangisi diye düşünürken birden seçimlerde yapılan yanlışın seçmenlerden değil, siyasi parti başkanların bu parametrelerinden kaynaklandığını fark ettim.

Ne seçimi olursa olsun yola çıkış sebebi "ne kadar çok bölgeyi alırsak o kadar iyi" yada "büyükşehirleri biz alırsak sırtımız yere gelmez" mantığı.

Partiler açısından doğru bir mantık belki de benim bakış açım saflık olarak nitelendirilir mi ? Elbette bir açıdan doğru bir yorum. Diğer açıdansa yanlış en azından tek taraflı eksik bakış açısı. Başörtüsü, türban, Atatürkçülük vb. parametrelerin altına sığınılarak seçim kazanmaya çalışma stratejisini bir kenara atamamanın, kadını veya dünyanın belki de en değerli liderinin yaptıklarını, emeklerini çiğnetmenin bir yöntemi.

Halbuki belediye seçimlerinde odak nokta; Şehirde, bölgede yaşayan insanlar için farklılık oluşturmak, bu bölgede yaşayan insanların hayatını kolaylaştıracak öneriler sunmak olmalı.

Zaten evde oturuyorum, işsiz, güçsüzüm, dün bir çay-kahve arasında açtım interneti İstanbul tarihindeki tüm büyükşehir belediye başkan adaylarının özgeçmişlerine baktım. Aldıkları eğitim neymiş, şehir için neler yapmışlar. Dikkatim çeken en ilginç kısım Kadir Topbaş' a kadar hiçbir adayın İnşaat Mühendisi olmaması, daha da ilginci bir tane bile Şehir-Bölge Planlama Mühendisinin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı yapmamasıydı.

Kadir Topbaş döneminde İstanbul' da inşaat sektörünün bu derece kuvvetlenmesinin, yaygınlaşmasının sebebi pekala aldığı eğitim olabilir.

Aldığımız eğitimin, hayatımızda aldığımız kararları biz bile farkında olmadan etkilediği bir gerçek. Örneğin öğretmenlerin en önemli handikabı ev yaşamlarında çocuklarına anne, babalık yaparken bile öğretmen havalarını devam ettirmeleri, kalitecilerin, sıfır hata mantığı ile evde yaşayanlardan mükemmellik beklemeleri, başka alanda çalışmaya başlasalar bile o sektörde bu konuda uzaktan yakından alakası olmayan konulara bile sıfır hata mantığı ile bakıp, çevredekilere kök söktürmeleridir.



Üniversitede şehir bölge planlama bölümünü seçmeyi düşünen gençler için internette yer alan bir makalede bu bölümün öğretmeyi amaçladığı alanlar şöyle sıralanmış ;

  • Kentsel Planlama
  • Kentsel Tasarım
  • Bölge Planlama
  • Kırsal Alan Planlama ve Tasarım
  • Kentsel Koruma ve Yenileme
  • Akıllı Kentler / Akıllı Şehirler
  • Şehircilik Tarihi
  • İmar Hukuku
  • Kentsel Kimlik ve Kalite Değerlendirmesi
  • Kentsel Ulaşım Planlaması
  • Stratejik Planlama
  • Afet ve Risk Yönetimi
  • Coğrafi Bilgi Sistemleri
  • Uzaktan Algılama
  • Çevre Planlama
  • Turizm Planlaması
  • Kentleşme Politikası
  • Taşınmaz Ekonomisi
  • Gayrimenkul Değerleme gibi alanlarda uzmanlık sağlayabilirsiniz.



Bu bağlamda bakarsak en önemli problemi çarpık kentleşme ve ulaşım sorunu olan İstanbul' un belediye başkanlarından birinin bile Şehir Bölge Planlamacılığı eğitimi almamış olması bugünkü sorunlarımızın kaynağı olabilir mi düşüncesi geçti aklımdan. Zira bu eğitimi (elbette kaliteli olması ve idealist mühendisler yetişmesi şartı ile) alan bir belediye başkanı önüne gelen rant tekliflerine müsamaha edebilir miydi? diye düşünmeden edemedim. 

Yada yapılaşma için bir yeşil alan feda edilmek istendiğinde, olmaz şehir yaşamının sağlığı açısından burası önemli, başka çözüm üretin der miydi ?

"Keşke bu konuya daha önce kafa yorsay mışım" diye düşündüm kendi kendime. Sonra "demek ki doğru zaman dündü" dedim. İnşallah ilgili biri bu yazıyı bir sonraki belediye başkanlığı seçimlerine kadar okur, o 5 yıllık süreç içinde şehir-bölge planlama bölümünü gerçekten severek mezun olan bir sürü aday bulunur, bu adaylar, işletmenlik ve etkin liderlik eğitimleri ile kariyerini desteklerde şehirler  daha yaşanabilir, yapılara kavuşur.   

Gerek siyasi, gerek askeri, gerek sivil hayatta liyakat, eğitim gibi değerler olması gereken yere oturtulduğunda eğitime, insana, çevreye sarf ettiğimiz binlerce lira daha faydalı, yaşanabilir bir şehir, bir ülke ve bir dünya için değerlendirilmiş olacak.

19 Kasım 2018 Pazartesi

He = She

Geçenlerde Hürriyet' in ana sayfasında bu resmi görünce, ayrıntılara dikkat etmeden, sevinçle "Aaaa dedim Fenerbahçe bir kadın teknik direktörle mi? anlaştı" 


Detayları okuduğumda "He for She" organizasyonu kapsamında işbirliği yapıldığını öğrendim. Hayallerim suya düştüğü için kısa bir hayal kırıklığı yaşadıktan sonra kendi kendime fazla uçtun diye düşündüm. Futbol gibi genelde erkeksel görünen bir sporda kadın teknik direktör çalıştıran takım var mıdır acaba? Üç büyükler, böyle bir aday bulunsa destek olup, görüşmeye davet etmeye cesaret edebilirler mi ? Diyelim cesaret ettiler, adayı çok beğendiler, çalışmaya karar verdiler, takım oyuncuları ne der ? Nasıl tepki gösterir? Hadi diyelim her şey rayında gitti kadın direktör, şu günlerde ki makus talihi yenebilir mi ? gibi gibi bir sürü soru ardı ardına geliverdi...

Asıl mesele "He for She" değil aslında, kıt İngilizce bilgimle bunu çevirdiğimde erkeklerin kadınları desteklemesi, kadınlar için mücadele etmesi gerektiğini anlatıyor bu kelime. Çevrenin fazla tepkisini çekmeden, konuya ilgili arttırma taktiğini anlayabiliyorum ama bence yanlış bir ifade. Bu ifade gerçekten eşitlikçi erkeklerin omuzlarına yük bindiriyor, onlara haksızlık edilmesine sebep oluyor belki de. 

Esas bakış açısı "He = She" yani, kadın erkek eşitliğinde. Hem de hayatın her alanında dengeyi sağlayacak, Türkiye ve dünya için kalıcı mutluluğu getirebilecek bir bakış açısı bence. Kadın, erkek eşitliği kavram tüm dünya için o derece zor bir kavram ki, erkekleri bu kavrama alıştırmak için "He for She" denmiş anlaşılan. 

Eşitlik kavramı ailede başlıyor aslında. Mesele kadın erkek eşitliği değil sadece. Büyük, küçük eşitliği, ebeveyn çocuk eşitliği, köylü kentli eşitliği... Farklı eğitim seviyesinde, farklı kültürde, farklı yaşam tarzlarında da olsa eşitlik. 

Yemeğin güzel kısmının önce erkeklere, babalara paylaştırılması değil, annelere, kızlara da verilecek şekilde üleştirilmesi eşitlik. Kız kardeşin eğitimine destek olmak için küçük erkek kardeşe lükslerimizi kısalım demek, ailecek fedakarlık yapabilmek eşitlik. Ablanın ayakları üzerine bastığında, kardeşlerine destek olması eşitlik. Hep kız çocuktan değil, yeri geldiğinde erkek çocuktan da su isteyebilmek eşitlik. Erkek çocuğun hovardalık yapmasına izin veriliyorsa, kız çocuğun hovardalık yapmasına izin vermek eşitlik. Ya da kız çocuğun hovardalık yapmasına izin verilmiyorsa, erkek çocuğun hovardalıklarına da göz yummamak, sen elin kızına bunu nasıl yaparsın deyip erkek evlada sınır koyabilmektir eşitlik. Değer verdiğiniz, eşim demek istediğiniz bir kadına resmi nikah kıyabilmektir eşitlik. Kadın yorgunken, eli bulaşıklıyken bebeğin altını erkeğin değiştirebilmesidir eşitlik. Bir erkeğin mutfağa girip bugünde ben yemeği yapayım demesidir eşitlik. Eşi iş bulmuş, kendi bulamamış bir babanın evde iş yapması, çocuğu ile ilgilenmesidir eşitlik. Eşi çalışmıyorsa, işe gidip çalışan, aile yükünü karşılayan kadındır eşitlikçi kadın. Para kazanmayan, şık olmayan, zengin olmayan bir eşin, bir bireyin, bir insanın fikirlerine değer verebilmektir eşitlik. Doğru karar verse de vermesede köylü ile kentlinin oy haklarının eşit olduğunu savunmaktır eşitlik. Bir öğretmenin, sınıfta veya okulda kendine farklı bir şey seslendiren bir öğrenciye, "bu böyle, sen bunu bilmezsin" demek yerine, "yanlış biliyor olabilirim, emin değilim, araştırayım tekrar tartışalım" diyebilmektir eşitlik.

"Ladies first" kavramını bir kenara atıp, kendisine kibarlık yapan bir erkeğe, hepimiz eşitiz, siz öndeydiniz önce siz geçin diyebilen bir kadın eşitliğe inanmıştır. Bir kadın meslektaşı başarılı olduğunda bir erkeğin sıcacık bir gülümsemeyle gidip onu tebrik edebilmesi, sımsıkı sarılabilmesidir eşitlik. Aynı özelliklerde, vasıflarda bir kadın ve bir erkek özgeçmişi önüne geldiğinde bu kadın yada bu erkek demeden iki özgeçmişi de aynı detayda inceleyebilmektir eşitlik. Erkek elini sıkarken, kadın elini sıkabilmektir eşitlik. Erkekleri ve kadınları aynı konuda, aynı derece de, aynı sertlik veya aynı yumuşaklıkta eleştirebilmektir eşitlik. 

Milletvekili koltuğundaki bir kadının ve bir erkeğin fikirlerini aynı ilgili ile dinleyip, değerlendirebilmektir eşitlik. 

Her kavram gibi eşitlikte aile olacağında, ana kucağında doğru öğrenildiğinde gerisinden korkmamak gerekir. Yoksa her birey bir ömür boyunca didişen kadın erkekler, feministler ile mücadele eder. 

Bugünlerde "Lagom" diye bir kitap okuyorum. İsveçlilerin yaşam felsefesi  "Lagom", yani "ne az, ne çok, tam kararında" demekmiş. İsveçliler hayatlarının her alanına bu kavramı oturttukları için mutlu ülkeler sıralamasında ilk sıralardaymış. 

Kitabın bir bölümünde diyor ki;
" Cinsiyet eşitliğinin desteklendiği ülkeler tipik olarak mutluluk ölçeğinde diğer ülkelerden daha üst sıralarda yer alıyorlar. Cinsiyet eşitliğine önem verilen işyerlerinde çalışanlar daha mutlu ve daha az personel değişikliği yaşanıyor, ayrıca daha fazla kar payı oranına, iş memnuniyetine ve üretkenlik oranına sahipler. Daha eşitlikçi çiftler daha mutlular. Eşitlikçi çiftlerin çocukları okulda daha başarılı oluyor, bir psikiyatra başvurma ya da ilaç kullanma oranları daha düşük. 

Cinsiyet eşitliği ve aile dostu politikalar hem kişisel düzeyde hem de mikro ve makro ekonomiler düzeyinde fayda sağlıyor. Herkes kazançlı çıkıyor."

Türkiye kalıcı kalkınma istiyorsa, kadınları ile birlikte kalkınmayı, eşitliği öğrenmek zorunda.
Lafta, görünürde değil, özde, temelde....

Yöntemi belki de "hep ben haklıyım, ben bilirimleri" bir kenara bırakıp, kadın , erkek ayırmaksızın herkese "Bu konuda sen ne düşünüyorsun? Fikrin nediri?" daha fazla sorabilmekte. 

16 Kasım 2018 Cuma

İnternet Bilgi Hazinesi

İnsanoğlu içinde bulunduğu anda yaşananları her zaman etkili yorumlayamıyor. O yüzden yıllar sonra eski yazılarımı okumayı, eski resimlere bakmayı seviyorum. 

Yıllar içinde yaşadığımız olayların, deneyimlerin bizi nerelere getirdiğini, içinde yaşarken bazı şeyleri nasıl anlamlandıramadığımızı yada farklı yorumladığımız için olayların nerelere kaydığını göremiyoruz. Hele ki olayın mimarı değilsek...

Vay be diye düşünüyor insan, o an şöyle değil de, böyle davransaydım(k) işler böyle olmazdı...
Ya da demek ki o zaman doğruyu yapmışım(z) denilebiliyor. 

Bu sabah https://www.instagram.com/gnkazak' da çalıştığım bir kutu ile ilgili yorum yaparken, henüz Boğaziçi Üniversitesinden matematik profesörü tutuklandı haberini okumamıştım. 

Merak ettim bir matematik profesörü neden tutuklanır. Haberin detayına girince öğrendim ki bir derneğe üyeymiş. Sonrasında baktım derneğin başkanı Ekim 2017' de tutuklanmış. Osman Kavala adında oldukça iyi eğitim almış, yurt dışında pek çok insanı tanıyan biri. İlginç kısım hakkında bir yıldır hiçbir iddianame olmadığı halde tutuklu olması. 

İçinde yaşaya yaşaya, sebepsiz tutuklanmalara alışıyor insan. Bugün yine birileri tutuklanmış diye düşünüyor. Siz öyle mi düşünüyorsunuz bilmem ama benim aklıma "kim bilir hangi garibanı" almışlar düşüncesi gelmiyor değil... Belki de yanlış algılama bilemiyorum. 

Dolayısı ile eğitimli, donanımlı, dünya insanlarını bu derece yakından tanıyan birinin tutuklanması dikkatimi çekti. Bilgi bir tık ötemizde nasılsa. Hemen ekşi sözlüğe girip "Osman Kavala" ile ilgili yorumları okumaya başladım. Yaklaşık 22-23 sayfalık yorum olduğunu gördüm. 

Geçmişten, bugüne analiz yapmak için oldukça iyi bir veri. Sanırım yaşadığımız zaman içinde olayları algılamak bu nedenle zor oluyor. Sağlıklı analiz yapmak için bolca, detaylı bilgiye sahip olmak, o karma karışık bilgiler arasından sağlıklı yorumları yapabilmek önemli... Sosyal medyadaki bilgilerin hepsinin doğru olmayabileceği gerçeğini unutmadan tabi.

Oldukça zengin, iyi eğitimli biri. Anlayacağınız para derdi yok. 

Tutuklama öncesi yazılarda kürt gruplara yakınlığından bahsediliyor. Belki de çoğumuzun çekindiği çöplerden hurda toplayan çocukların görünce koşup sarıldığı bir adam. Sanıldığı gibi para falan vermiyor sarıldığı, üstü başı leş gibi diyebileceğiniz o çocuğa. Sadece sımsıkı sarılıyor, selamlaşıyorlar, sonrasında çocuk mutlu mesut yoluna devam ediyor. Anlayacağınız maddi çıkar yok, belki de rağmen sevgi, pek çoğunun tükaka dediğini kabul etmenin sağladığı mutluluk. 

Sonra Soroz' a yakınlığından, Türkiye, Amerika arasındaki savaş uçağı anlaşmasını ilk gerçekleştirenlerden olduğu bahsediliyor. Bir açıdan bakınca nerde kaldı senin barışçıllığın diye düşünürken, bir açıdan da belki de savunma sanayinin gelişmesi için bu adım önemliydi dedirtiyor. 

İlerleyen sayfalarda AKP' nin iktidar olmasını da destekleyen bir anlayışı olduğundan bahsediliyor. FETÖ ayağının destekçisi olduğunu belirtiyor başka bir ekşi sözlük yazarı. Girişimi, savunma sanayini destekleyecek ilk adımlardan biriyse bir açıdan da Atatürkçü bir bakış açısı olduğu da söylenebiliriz aslında. Algıladığım kadarı ile aşırı milliyetçi sayılmaz. Aşırı milliyetçi olsa yurtdışına da bu kadar açıl olmazdı da başka bir bakış açısı. 

Yorumların bazısının dili çok sert, bazısı çok yumuşak, kimisi sevgi dolu, kimisi öfke, dikkat çeken çok azının adil yaklaşmış olması. 22-23 sayfalık yorumda çok azı "suçu ispatlanmamış bir insanın, hiçbir iddianame olmadan 1 yıldır tutuklu olması adil değil" diyor. Sanırım adalete inancımız bu nedenle zayıflıyor. İlk defa bugün bir üniversite hocasının tutuklanma haberi ile haberdar oldum bu kişiden. Yurt dışından Türkiye' ye gelen akademisyenlere 24.000 TL.- civarı destek yapılarak, beyin göçünü tersine çevirdiğimiz şu günlerde...

İlgisizlikten mi? Kendi yaşadığım günlük meşgalelerden mi bilmem, bugün fark ettim "Osman Kavala" nın yaşadıklarını. 

Şu an aklımdaki sorular mı ? 

AKP' nin siyasete başlangıcında AKP' ye destek vermiş midir ? Bu gerçekse Cumhurbaşkanımız iddianamesiz yargılanan bu kişinin tutuklanmasından haberdar mıdır? Bu doğruysa; Osman Kavala hala AKP' ye destek vermeye devam eder mi bunları merak ettim. Merak işte bitmiyor ki?

İnternet cidden bilgi hazinesi, meraklıysanız eğer, tıkladıkça öğreniyor, öğrendikçe tıklayıp öğrenmek istiyorsunuz. 

Benim yorumum mu ?

Neci olduğunu bilmem ama sokakta çöp toplayan çocuğun, işin içinde para olmadan sımsıkı sarıldığı bir adam çokta kötü bir adam olamaz benim anlayışıma göre....

Belki içinde yaşadığı meşgaleler, ülke konjektörü, yetişme tarzı itibari ile bazısına sert, çıkarcı gelebilir ama bence bu onun özünde iyi olduğunu gösterir. Çünkü üstü başı o derece pis görünen bir çocuğa, her zengin sıkı sıkı sarılamaz!

Tam yorumum mu? 

Hani herkesin şikayetçi olduğu kapitalist düzen var ya, o düzenin içinde yaşaya, yaşaya, o kapitalist düzende kaybolma riski olanlara, hey sende en az benim kadar değerlisini demeye çalışıyor. 

Hep söylüyorum. Okullarda çocuklara, gençlere öğrettiğimiz değerlerle hayatta yaşadıklarımız uyuşmuyor. Bu yüzden hayata atılınca hepimiz sendeliyoruz diye ama ben yine de güzel şeyler söylemek istiyorum. 

Salak, polyannacı, ocu, bucuyum belki...
Kavramlar o kadar karışık ki yorumlayamıyorum?
Değişen dünya yapısındaki yorumların hangisinin de doğru olduğunu bilemiyorum. 
50 sine merdiven dayadım ama öğrendiklerimi güncelleyemiyorum ? 
Geri kafalılık işte !



Tutuklanan öğretim görevlisi, European Mathematical Society Başkan Yardımcılığına seçilmiş, 1 Ocak' ta göreve başlayacakmış iyi mi ?
İnsanın Matematik' te PISA ortalamamızı merak edesi geliyor.

Birde yurtdışında bu derece tanınan bir kişinin sebep olmadan tutuklanmasının ekonomiye etkisi olmuş mudur? diye ekonomi sayfalarına baktığımda, dolar kurunun hemen hemen bu tarihlerde artmaya başladığını fark ettim.

Tesadüf müdür ? Yurtdışı oyunlar mıdır ? Yoksa bu derece tanıdığımız, sevdiğimiz bir adam bile sorgusuz sualsiz tutuklanıyorsa bu ülkeye yatırım yapılmaz psikoloji midir? bilmem. Yorum yapmak, sorgulamak, düşünmekte yorucu,....

Sadede gelmek gerekirse ;

Sevgili gençler ben hala bunları söylüyorum, bizim gibilere kulak verin ama tüm bilgileri değerlendirip sonra hareket edin. 

Soran, sorgulayan eğitim sisteminin en güzel yanı "Sizi çok seven insanların, yanlış bildiklerinden, yanlış öğrendiklerinden bile korunabilmeniz belki de ?"

14 Kasım 2018 Çarşamba

Çocukların gözüyle hayata bakış

Kızım küçükken de onun gözünden hayatın görünüşünü öğrenmeyi severdim. 10 sene sonra oğlum sayesinde tekrar aynı döngüye girdim.

Yaşları büyüdükçe bizden, çevreden ve okullardan yorumları dinleyip, yaşananları izleyip, kavramları öğrendikçe hayata bizim penceremizden bakar oluyorlar. Öncesinde ise ne görüyorlarsa onu söylüyorlar.

Spontane bir şekilde, hani hep çocukluğumuzda yaptığımız gibi, okul çıkışı arkadaşının evine gittik oğlumla.  Bir şeyler yerken, bir yandan ses olsun diye televizyonu açtık. Yemek programlarını zapladık, sonrasında öğleden sonra kuşağı bayanlı, erkekli bir program çıktı karşımıza. Bir zap aralığında, oğlumun arkadaşı "hep kavga ediyorlar işte" dedi.

Günümüzün ve belki de geçmişimizin büyüklerinin yaptığının kısa, çocukça, yalın ve açık bir özeti...
Bu kadar basit aslında...

Ezanın Türkçe okunması yada okunmaması, Atatürk' e saygı duruşunda bulunup, bulunulmaması, Milliyetçilik, Türklük, Türkçülük, Kürtlük, vb. bir sürü kavram...

Artık yerine oturmuş olması gereken ama bir türlü oturtulmayan, birbirinin değer yargılarına saygı duymak yada farklı bakış açılarına saygı göstermek gibi basit bakış açılarıyla çözülebilecekken hala tartışma konusu olabilen kavramlar.

Dediğim gibi bir zap aralığında söylenen sözün ardından hemen kanal değiştirdik ve sohbete daldık...

Bu sene ingilizce ile ilgili sorunlarının çözülmüş olduğunu öğrendim.


Çocuklar hayata çok berrak, açık ve net bakıyorlar. Bundan 20 sene önce yeğenlerimle birlikte pırıl pırıl çocukların büyümesine şahit oldum. 10 sene önce kızımla birlikte başka bir neslin pırıl pırıl çocuklarının büyüyüşüne eşlik ettim. Ebeveynlerinin türlü türlü endişelerine rağmen hepsi büyüdüler, çoğunlukla istedikleri alanlarda bir yerleri kazanıp, farklı bir dönemin mücadelesi içine girdiler.

Şimdi yeni bir neslin pırıl pırıl çocukları büyüyor.

Ancak büyüklerin tartıştıkları kavramlar ne yazık ki hep aynı...

Bugün msn' de İlker Başbuğ' un yazısını okurken şu kısım özellikle dikkatimi çekti. Atatürk 1922 yılında not defterine şunları karalamış.

“Türkiye Devleti’nin temelleri bugün kurulacak değildir. O sarsılmaz temeller binlerce sene evvel kurulmuştur. Fakat o temellerin üstündeki binanın değiştirilen tarz ve renklerini, bizim toplumsal gayemizle, toplumun medeni gerekleri ile uyum içinde, en rahat bir tarzda en yüce fikirde yaşatacağız, canlandıracağız, dirilteceğiz: Mektep, iktisat, sanat, imar.” 

İki nesil büyüdü, bizler hep imara, arabalara yatırım yaptık. İşin %25 lik kısmı mükemmelden öte durumda bir kesim için. Üçüncü nesil için mektep, iktisat ve sanata yönelebilir miyiz? artık. Lütfennn…

Zira bir dördüncü neslin büyümesini görecek kadar zamanımız olmayabilir.
"Geleceğin mimarı, çocuklarımız ve gençlerimiz" söyleminin arkasına sığınmayacak kadar donanımlı bir nesiliz aslında.

Bırakın ezanda ne dendiğini sadece arapça bilenler anlasın, bizim anlamamızın onlar için önemi yok demek ki. Atatürk' ü sevenler onun için istedikleri kadar ayakta dursun, bunlar maneviyatla ilgili şeyler, sizde gelin, törene katılın, ayakta durun denmiyorsa anlayış gösterebilirsiniz, değil mi ?

Türk, Kürt, Milliyetçi, o yada bu şu ülkede ortak değerimiz olan çocuklarımız için birbirimizin değerlerine saygı duyarak yaşamayı beceremiyor muyuz yani ?

İstiyorlarsa tüm okulların adı İmam Hatip olsun. İçeriğinde ne dersler okutulacak, çocuklar hangi alanlarda yetişecek bunları tartışalım. Birbirimize gireceksen örneğin teknik dersler, yabancı dil, sanat dersleri konusunda birbirimize girelim. Gençlerimizin akıllarını, yaratıcılıklarını, dolayısı ile kendilerini geliştirecekleri işlerde çalışacağı alanlar yaratmak için mücadele edelim. 

Çocuklarımız, gençlerimiz bu kadar değerli değil mi ???

Başbuğ' un yazısını okumak isterseniz, linki aşağıda.

https://www.msn.com/tr-tr/haber/gundem/ilker-başbuğ-imam-hatipler-neden-artıyor-bu-artışa-olan-ihtiyaç-nedir/ar-BBPJacf?ocid=spartanntp

3 Kasım 2018 Cumartesi

Kendin Yap Albümleri




Kendin yap albümlerini tasarlamayı seviyorum. 

Sadece albüm olarak hediye edebileceğiniz gibi, içine o kişi ile ilgili resimleri yerleştirip, minik notlar yazarak, kendi duygularınızı ifade etme şansı buluyorsunuz. 



"O anı tekrar yaşamak, hey o gün neler olmuştu" yu hatırlamak çok daha anlamlı, doyurucu geliyor.

Dijital fotoğraf karmaşasındaki resimleri derleyip, daha elle tutulur hale getirip, anıları tazelemenin farklı bir yolu. 




Benim için anlamlı, eğlendirici kısmı ise hediye edeceğiniz kişinin zevki, hobileri, bakış açısına uygun şekilde kapak süslemesini yapmak. 



Hem farklı, hem anlamlı hediye alternatifi arayanlar için tavsiye edilir. 





2 Kasım 2018 Cuma

Yeni bir başlangıç


Yenilikleri seviyorum.
Yeni bir kitap,
Yeni bir bebek,
Yeni bir fikir,

Belki de asker kızı olmanın, genlerle birleşmesiyle ortaya çıkan bir kazanım bu.
Kimilerine göre dezavantaj olan bu durumu, ben avantaj olarak nitelendiriyorum.
Küçüklüğümde her taşınma eğlenceli gelirdi bana, her değişim, her farklı insan. 

Yeni ye alışmak her zaman için zor aslında.
Eski bildiklerimizi unutmadan, farklı olandan korkmamak. 
Eski ile yeniyi kombinleyip, bir arada yaşatabilmek. 

Güven duygusuyla ilgili belki de bu.
Yabancılardan korkmayan insanlar yüreklerini yeniye kocaman açabiliyor belki de...

Bu aralar fazlaca yaş aldığımdan mıdır? bilmem yenileri hayatımın tam ortasına yerleştirmem zaman alıyor. 
Belki de doğru olan buydu, zamanla oturdu kim bilir ?
Belki de değiştim, kendimi böyle daha rahat hissediyorum. 
Ya da insanlar, değerler değişti, ona adapte olamıyorum.

Birbirlerini seven yada biz birbirimizi sevebilir, bir arada yaşayabilir, mutlu olabiliriz diyen iki insanın ortak kararı düğünleri de bu yüzden seviyorum galiba.
Beni heyecanlandıran düğün değil aslında, ruh eşini bulan iki insan.

Mutluluk her konuda anlaşmak, hep uyumlu olmak, sessiz olmak da değil...
Bütün ilişkilerde açık, net olabilmek, kavga ettiğinizde dönüp özür dileyebilmek, kavgaya rağmen sorunları çözüp tatlıya bağlayabilmekte gizli... 
Direk olabilmek, sıkıntını anlamak ve anlatabilmek mutluluğun anahtarı belki de...
Karşındakini sevmediğin özellikleri olsa dahi kabul edebilmek.
Kısacası birini "rağmen sevebilmek"
Tolore edebilmek.


Gelin çiçeği de, rağmen tolore edebileceğimiz insanı bulduğumuzdaki o güzel seremoniyi süsleyen bir ayrıntı kimilerine göre...


Biz bayanlar için ise başlayacağımız yeni hayatı güzelleştiren ince bir detay. 
Gelin çiçeği yapmayı bu yüzden daha çok seviyorum galiba...
Yeni bir hayat, yeni bir birlikteliğin ve çocuklarla birlikte kök salabilmenin ifadesi...

Birbirlerini rağmen sevebilecek insanların birbirlerini bulmasının simgesi. 

29 Ekim 2018 Pazartesi

Kelebekli Takı Kutusu



Bu yaz belediye çok fazla ilaçlama yapmadığından mıdır? bilmem daha çok arı, kelebek gördük bahçede. 
İnsanoğlunun rahatını sağlarken diğer canlıların yaşam alanını nasıl tehlikeye atıyoruzu görsel olarak da fark etmiş oldum.  
Sivrisineklere daha fazla yem olduk belki ama daha çok arı, kelebek gördük. 
Sivriler tarafından yenilirken, belediyeye çokta kızmamıştım. 
Bana bu anı yaşattığı için teşekkür etmeliyim belki de...


Geçen hafta iki defa kelebek gelip elime kondu.
Resmetmemize izin verecek kadar uzun sayılabilecek bir sürede elimde durdu. 
Oğlum başıma konduğunu da görmüş, keşke resmini çekebilseydi. 
Neyse o an, onun anılarında ya bu bana yeter.

Her şeyi yanlış anlamakta üstüme yoktur.
Ben bunu "Bu kadar narin bir canlı, gelip elime konduğuna göre bana güvendi demek ki" diye yorumlayıp sevindim.
Umarım öyledir...

Modern zamanlarda her şeye bakış açısı değişti.
Yaramazlığın adı hiperaktiviteyken, yanlış anlamanın adı farklı bakış açısı bugün...




Bu kelebekten esinlenmiş olsam gerek, bende bu rengarenk kelebekli takı kutusunu tasarlayıverdim. 


Artık her takı kutumun içine bir çiçek konduruveriyorum. 
Hani bir dış, bir de iç güzelliği vardır ya insanda....
Dıştakini herkes bilirde, içtekini çok az insan fark edebilir...


Bu kutunun hikayesi de bu olsun. 
İç güzelliğinizi fark edebilen insanlarla karşılaşabilmeniz dileğiyle...

29 EKİM


Bugün Cumhuriyet kutlanıyor Türkiye' nin dört bir köşesinde,
95 yıl geçmiş verilen onca savaşın ardından Cumhuriyet ilan edileli,
Dışarıya karşı tek yürek olmuşuz olmasına da,
Tuhaftır, kendi iç savaşımız bir türlü dinmemiş,
Sosyal medya üzerinden bir şeyleri takip etmeyeli uzun zaman olmuş,
Yapım gereği mi? , yetiştirilme tarzımdan mı bilmem? gergin, didişmeli ortamları sevmiyorum,
Anlamsız geliyor galiba yada kendimi anlatamıyorum belki de,
Hep kabuğuma çekilip, sakin kalmayı istiyorum, huzur arıyorum anlayacağınız,
Türkiye' nin er yada geç huzura ulaşacağına da inanıyorum,
Bu umuda sımsıkı sarılıyorum.

Geçenlerde "Eğitim' de Finlandiya Modeli" kitabını okudum.
Finlandiya eğitim sistemi üzerine yıllarca çalışıp, emek vermiş bir eğitimcinin kaleme aldığı bir kitap.
Hani şu yere göğe sığdıramadığımız, imrendiğimiz, PISA skorları hep yüksek olan ülke.

 Eğitimde Finlandiya Modeli

Kitabın özünde diyor ki,
Eğitim bugünün moda terimi "büyük veri" analizi ile değil, "küçük veri" analizi ile gelişiyor.
Her bir birey, her bir çocuğun sorunlarına inerek, onları analiz edip çözümleyerek,
Her birinin yeteneklerini, ilgi alanlarını keşfederek,
Önce dar gelirli, düşük düzeydeki okullardan başlamışlar çalışmaya,

Bizim eğitim sistemimizle ilgili en büyük yanılgılardan birinin öğretmenlerimizin tamamının süper akıllı insanlardan oluştuğunun sanılması diyor yazar kitabının bir yerinde,
Orada ki öğretmenler sanıldığı kadar süper akıllı yetişkinlerden değil, öğretmenliği seven ve anlamını kavrayanlar arasından seçiliyormuş,
Sınav skorlarında çok başarılı öğretmenler bu mesleğe kabul edilebildiği gibi, çok başarılı olmayanlarda öğretmen olabiliyormuş,
En önemli kıstas öğretmenliği sevmek, çocuğu sevmek, eğitimi sevmek, gelişmeyi sevmek,
Çocukların gelişimi kadar, öğretmenlerin gelişimi de önemli onlar için,
Çocukların gelişimini, ancak sürekli gelişen eğitimciler sağlayabiliyor onlara göre,

PISA' da başarılı olmaları bizim gibi sınavlara önem verdiklerinden değilmiş,
Anlatıldığına göre sınav skorlarını çok dert etmiyorlar,
Son yıllarda sınav skorları düşmesine rağmen bundan panik olmadıklarını belirtiyorlar,
Çünkü orada önemli olan çocukların yetenek alanları çerçevesinde eğitilmesi, yetişmesi, öz güvenli ve farklılıklara saygılı bireyler olarak, kendilerini keşfederek büyümeleri,

Bundan 10 sene önce karşılaşmıştım yetenek yönetimi kavramıyla,
10 sene önce çalıştığım, yemekhane olmaması, müzik, resim, beden eğitimi vb. derslere işin erbabı öğretmenler girmediği için devlet okulundan almıştım kızımı.
Üzerinden 10 sene geçti, hayata sıfırdan başladığım oğlum devlet okulunda 3. sınıfta,
Geçtiğimiz 2 yıl içerisinde okulları bir yemekhaneye kavuştu, geçen sene ingilizce dersi görmeye başladılar.
Özel okullardaki gibi mükemmel değil belki ama bir adım sonuçta,
İlk adımı zar zor atarsınız ama o gelişmenin başladığının göstergesidir,
Zorla olmadıysa bu gelişme, o adım profesyonelleşir ve gelişir.

Bugün cumhuriyetin 95. yılında diyorum ki eğitim için bir adım daha atılsa,
Keşke ilkokullarda akademi ve konservatuvarlardan mezun öğretmenler tarafından resim, beden ve müzik dersleri başlasa,

Bugün içinde bulunduğumuz mücadele bir savaş değil aslında,
Bizler bir arada gelişememenin mücadelesini veriyoruz,
Farklı alt yapıları, yaşanmışlıkları, deneyimleri olan grupların bir arada yaşayamama, kendilerini anlatamama yada anlayamama, birbirlerine tahammül edememe,
Elinden tutup birlikte ilerleyemediği için, ayağından silkeleyip atmaya çalıştığı bir mücadele belki de,
Ya da ben kendi dar alanımda öyle algılıyorum dur kim bilir ?

Sınıfta öğrenme ortamına benzetiyorum ben bu durumu,
Koca sınıfta farklı yetenek, algı kapasitesinde olan çocukları bir arada geliştirmek zorundadır öğretmen,
Çok iyi olan alıp başını gidemez, kolay soruları, basit konuları işlemek zorundadır sınıftaki daha yavaş ilerleyen arkadaşı için,
Yavaş ilerleyen, biraz daha kendini zorlayıp, zeki olanı daraltmamalı, doğru bildiği yanlışları inat etmeden, daha çabuk düzeltmelidir,
Öğretmen yavaş gideni "Hey sen bunu yapabilirsin, ben buna inanıyorum, şu saplantını bırak artık" bakış açısını geride olana düzgün anlatabilmeyi, hızlı olana da "güzel olan birlikte gelişmek, biraz sabırlı olu" izah edebilmeyi ve çatışma çıkarmadan, iki farklı grubu kaynaştırmayı becerebildiğinde sorunlarda daha basit ve çözülebilir gelir kanımca....

Dün Cumhuriyet Gazetesinde, Zeynep Oral' in "Cumhuriyet" tanımı yaptığı çok güzel bir yazı okudum.

Yılmaz Özdil' in "Mustafa Kemal' ini" okursanız aslında Atatürk' ün yapısında savaşmanın değil, cumhuriyet tarzı yönetim anlayışının olduğunu daha kolay anlayacaksınız.
Atatürk bize hep savaşlarla anlatıldığı için bazılarımız onu tam anlayamıyor belki kimbilir ?
Cumhuriyetin anlamını da hep birlikte kavrayamamızın sebebi bu belki de ?

Vaktiniz var mı bilmem, zamanınız olursa Zeynep Oral' ın yazısına bir göz atın isterseniz.
Benden tavsiyesi....

Cumhuriyetin 96. yıl kutlamalarında bu rejimin neden iyi olduğu, ne olduğu, ne olmadığını anlatmak zorunda kalmayan yazılar okuyabilmek dileğiyle....

Cumhuriyet Bayramımız kutlu olsun

Zeynep Oral' ın kalemiyle Cumhuriyet

24 Ekim 2018 Çarşamba

Mavi Takı Kutusu


Genelde hep açık renkleri tercih ediyorum kutularımda. Daha doğrusu ediyordum. Oğlumun deyimiyle bu sefer "kapalı renk" boyamaya karar verdim. 

Fena da olmadı galiba









23 Ekim 2018 Salı

Bugünün kutusu, her günün mottosu





Yıllar önce katıldığım Bienal' de görmüştüm bu yazıyı.
Tepe yöneticiler, öğretmenler, anneler, babaların unutmaması, gelecek için attıkları her adımda akıllarında tutmaları gereken bir motto.

O gün kızım büyüdüğü ve "amannnn anne" cevabını alacağımı bildiğim için olsa gerek minik oğlumu bu resmin önüne geçirip resmetmişim.


Gelecek nesilleri yetiştirirken, bir ülkeyi yönetirken hep bu soruyu sormak gerek belki de...

İhtiyaçları görmezde gelinen insanlar mutlu olmuyor. 
Yönetimin, liderliğin zorluğu bu belki de...

3 yaşındaki bir çocukla, 17 yaşındaki bir gencin, 30 yaşındaki bir yetişkinin, 60 yaşındaki yetişkinin, bir kadınla, bir erkeğin ihtiyaçları arasındaki farkı görebilmek...
Dar gelirli ile, geniş imkana sahip insanların ihtiyaçlarına cevap verebilmek...
Cevap veremediğinizde beklemeyi ve sabırlı olmaları gerektiğini güzellikle izah edebilmek,
Eğitimsiz bir insanla, eğitimli bir insanın mutluluğunu aynı anda sağlayabilmek...
Hiçbirini yok saymadan, "tükaka" demeden, itip, kakmadan...
Senin ihtiyaçlarını anlıyorum, sen de diğerini anlamalısını kırıcı olmadan anlatabilmek,
Yetenekleri, beklentilerini makul seviyelere çekip, birlikte gelişip, ilerleyebilmelerini sağlayabilmek. 

Hafta sonu, oldukça üzgün olduğum bir sırada,
Sadece sakinleşebilmek adına yaptığım kutuma bir türlü anlam yükleyememiştim. 

Galiba bu kutu, uzun süredir hikayesi yazılamayan Türkiye' yi simgeliyor. 
Rengarenk, çeşit çeşit zenginliklerle, güzelliklerle dolu olmasına rağmen bir türlü hikayesi yazılamayan Türkiye' ye...




19 Ekim 2018 Cuma

Yine bir kutu, yeni bir kutu



Dün arkadaşım mesaj atar atmaz başladım çalışmaya.
Bu sabah kutuların hazırlandığını haber verdim hemen. 


Özellikle sipariş üzerine, birisi için çalışırken çok neşeli, mutlu çalışıyorum. 
Sonrasında da kutumu ayrı bir seviyorum. 



Ne zaman gördüm, hoşuma gitti, sakladım bilmem.
Aşağıdaki görsel mantıksal düşünen sol beyin ile, sanatsal düşünen sağ beyin arasındaki farkı göstermiş. 



Bilgisayarıma kaydederken, bulduğum zaman ki kadar etki yaratmamıştı bende.
Bugün bunu bizzat yaşadığım için olsa gerek, gördüğümde daha bir anlamlı, daha bir güzel geldi gözüme.

Bir tasarımla uğraştığımda beynim, dimağım aynen böyle rengarenk hale geliveriyor. 
Hissediyorum. 
Para kazanmakla alakalı değil bu ...
Tamamen yaratmak ile ilgili bir durum...

Geçen sene oğlumun okulunda en sevindiğim gelişmelerden birisi ilköğretim çağı çocuklarına İngilizce dersi verilmeye başlanmasıydı. 
Bu sene istiyorum ki, bu işin eğitimini almış kişiler tarafından, resim, müzik ve beden eğitimi dersleri de eklensin.
Sanat, benim gibi koca bir kadına bile iyi gelebiliyorsa, çocuklarda nasıl farklılıklar yaratır kim bilir ?


Diğer faydalar mı ?

Sanat, spor okullarından, konservatuvarlardan mezun olan pek çok genç, yetişkin kendi alanında çalışma, ayakları üzerinde durma imkanı bulur,

Sınıf öğretmenleri, rahat nefes alıp, öğrencileri için farklı kaynaklar bulup, çocuklar hakkında daha fazla görüş alış verişi yapma ve onlar için daha iyi çözümler yaratma şansı elde eder,

Türkiye kısa sürede, sanat, müzik ve spor alanında katma değer yaratabilecek yeni kaynaklara ulaşabilir. 

Ağaç benim gibi kırkından sonra da eğilebiliyor ama yaşken eğilse daha iyi olmaz mıydı ?